Efendim merhaba,

Puslu bir İstanbul sabahında sizlere bu satırları yazıyorum. Uzun bir süreden sonra İstanbul’dayım. İstanbullu olup da İstanbul’dan ayrı kalmak zor. Herkes; trafiğinden, yaşam zorluklarından, pahalılığından ve akla gelen tüm olumsuzluklarından bahseder İstanbul’un, İstanbul dışında oturan, İstanbul severleri teselli için. Ama tüm olumsuzluklara rağmen, bir başkadır İstanbul’da olmak, İstanbullu olmak…

İstanbul suyuyla demlenen çayın, odunuyla pişen simidin, ya da herhangi bir şeyin tadı bambaşkadır İstanbul’da, ya da bana öyle geliyor. Çünkü artık İstanbul’da içme suyu Türkiye’nin her tarafından, odun Bolu’dan, Kastamonu’dan, Ayancık’tan geliyor ama hepsinin üstüne İstanbul’un havası siniyor herhalde.

Birkaç gün Levent’te kaldım, doğup büyüdüğüm semtte. Sert havası dikilen binalardan kırılmış, tıpkı dünyanın değişen havası, globalleşen dünyanın küresel ısınması gibi. Antalya’dan İstanbul’a gelirken bahar çiçeklerini gördüm yol boyunca. Görüp içimi buran aldanmalarından, onların aldanmalarından korkmaya başladım. Her zamankinden daha fazla buruldu içim gelecek kaygısıyla, çocuklarımız, torunlarımız adına. Kanmasalar dedim bir kaç gün açan güneşe, ısınan havaya,sonra hüsran olmasa sonları, ani hava değişikliğinden, olgunlaşmadan don yemezler umarım diye düşündüm. Sonra çeşitli semtlerdeki,  balıkçı tezgahlarında hala her çeşit balığın bulunuşu da içimi burktu. Belki lezzet adına keyif alınacak bir görüntü ama bilinçli bir lezzetçi için o da buruk ve üzücü.

Gerçek bir avcının nasıl, neyi, ne zaman ve ne miktarda vuracağını ya da tutacağını bildiği gibi, lezzetçilerin de dikkat ettikleri detaylar var olmalı diye düşünüyorum. Her lezzet mevsiminde taze ve doğal olarak tüketilmeli. Umarım yerleşen toplum bilinci, yaşam tarzı, doğayı kollama ve koruma anlayışı ülkemizde de etkili olacak. Aşağı yukarı on gündür İstanbul’dayım, trafik, kalabalık gibi yaşamak zorunda olduklarım dışında, lodosu, poyrazı, yıldızı, karayeli, yağmuru, karla karışığını, karı, güneşi, sisi, mehtabı, Boğaz’ı, Moda’yı, Levent’i, Ada’yı, Beyoğlu’nu, İstanbul’un keyfini, keyif alınabileceklerini, hepsini yaşamaya, bu kısa süreye sığdırmaya çalıştım. Hakikaten şairin dediği gibi “bi misli bahadır İstanbul”. Uygarlık yolunda da hızlı olmasa da ağır ve sağlam adımlarla ilerliyor. Eğer özel araç kullanmıyorsanız trafik sorunu da oldukça rahatlamış. Ben emektar otomobilimi bırakıp aldım bir akbil ve İstanbul’un keyfini çıkardım. Moda’dan atlıyorum tramvaya, Kadıköy geç karşıya, Kabataş, indiğin yerden Fenüküler. Fenüküler, Taksim, bin hızlı tren’e büyük alışveriş merkezinin içine çıkan istasyonlar var ve elindeki küçük düğmeyi dokundurarak bozuk para, para üstü derdi olmadan ulaşımını hallediyorsun. Ama bu arada otopark fiyatları uçmuş, ya özel araç kullanmayın amaçlı ya da kolay para kazanmanın dayanılmaz cazibesi. Hafta sonu Büyükada’daydım kardeşimin evinde,pazartesi ilk vapurla dönerim diyordum ama dönemedim, lodos patladı seferler iptal o gün hafta sonuna ilaveten yine adada kaldım kardeşimle ,Nüvit her zaman keyifli ve ince zevkleri olan sevgili kardeşim, yine özellikli ve zevkine uygun bir seçim yapmış.. Büyükada,hakikaten yaşanması gereken bir yer, bütün adalar öyle değil mi?

İnşallah en kısa zamanda eşi Dilek’i de kandırır o da adada yaşamanın keyfini hisseder. Adalar’dan Modalara diye bir tabir vardır, İstanbul’da, birkaç gün de Moda’da kaldım çocuklarımla, eski eşimle, eski dostlarımla, akşamları Moda Burnu’nda çay bahçesinde, çocukluk gençlik arkadaşım Zafer’le buluştuk, çayın demine eskilerin hüzünlerini, keyiflerini katarak daha da lezzetlendirdik çaylarımızı, geçen gemilerin ışıklarını seyrettik, işkanpavyaların uskur seslerinin martı çığlıklarıyla karıştığı Moda’nın vazgeçilmezi çay bahçelerinde, İstanbul’un güzel mehtabının altında.

Ulus’ta Tunç’un evinde de kaldım. Tunç da çocukluk arkadaşım, aynı sokakta doğduk o 1 numarada oturuyordu ben 25, bütün Levent evleri gibi, bizim evimiz gibi, Tunç’ların evi de kalabalıktı. Saime teyze, Orhan abi, Naime, Tomris, Nine ve Tunç. Ama artık sadece Saime teyze var, Tunç’la birlikte, annesi.

Akşamları yemek sonrası demlenen keyifli bir çayla neler konuştuk neler Saime teyzeyle. Sokağımızdan geçen balıkçıları, yoğurtçuları, sebzecileri ve yaşayanları. Saatlerin farkına bile varmadık. Mısır Çarşısı 7 numarada Ayfer Kaur Baharatlarında, Mahmut’la, Murat’la, rahmetli Ayfer ablayı, Saim abiyi konuştuk. Levent’i konuştuk, Zerren’i konuştuk yine. Murat; Şemsa’yı anlattı, benim karalamalarımı okurken gözlerinin dolduğunu söyledi. İnan sevgili Şemsa ben de bu yazıları yazarken gözlerim doluyor. Sizin evi, eve çıkan merdivenleri, Hayriye, Fatma teyzeleri, Şaduman ablayı, Rifat abiyi, seni, eşini sevgili Reha’yı hatta arsanın sizin evin karşısına düşen taraftaki Şeyda’yı, hepinizi hatırlıyorum. Çocukluğumu, dostlarımı çıkarsız arkadaşlıklarımızı ve o kadar mutluyum*ki İstanbul’da doğduğum, İstanbul’da büyüdüğüm ve sîzler gibi İstanbullu arkadaşlarım olduğu için, Leventli olduğum için.

Hayatta en önemli şey dostluk ve çıkarsız ilişkilerdir.

Efendim Allahaısmarladık,

Haldun Z, Tüzel

bedirhani@gmail.com